İstanbul zor bir şehir. Yaşam kalitesi üst düzeyde, fakat hayat kalitesi öyle değil. Bir çok sorunla karşılaşıyorsun günlük hayatta. Bunlardan biriside metrobüs, otobüs, minibüs ve dolmuş yolculukları hiç kuşkusuz. Metrobüs ve metro İstanbul’da icat edildikten sonra, diğer taşıtlara ilgi azaldı. Ancak hala kullanıp kaptana söven! çok insan tanıyorum. Zaman zaman bu araçları kullanıp, problem yaşamamakta elde değil.

   Öncelikle durakta sadece senin beklediğin otobüs gelmiyor. Senden 15 dakka sonra gelen kareli gömlekli amca binip gidiyor, saçları topuz olan orta yaştaki bayan binip gidiyor, pantalonunun yarısını evde unutan üniversiteli arkaya ilerlemeye alışkın gençler binip gidiyor. Lan bi seni otobüsün gelmiyor ya! Senden sonra durağa gelenler, çoktan evine gitmiş olur, sen hala senin otobüs gelecek diye dakikaları sayarsın. Cebinde bozuk paran veya akbilin yoksa, hepten sıçtın. Hele akbil olmazsa olmazın. Telefonu unut, akbili al o derece. Çünkü bir Allah’ ın kulu çıkartıp sana akbilini vermez, buna yeltenmez bile. Hatta sanki banka soymuşsunda, aranıyormuşsun gibi suratına bakarlar. Otobüsteki 50 tane vurdumduymaz, seni görmezden gelirler. Birde sana parayı uzat dediklerinde, o kişiyi asla duymazsın. Çünkü kafan camdan dışarı bakacak şekilde sabitlenmiştir. Onun için hiç bir zaman, ön taraflara oturmayacaksın benden tavsiye. Mekanın arka taraf olsun. Orası daha şekil, çünkü ordan herkesi kesebiliyorsun:)
   Hadi o kısmı hallettin diyelim bindin diyelim, oturma olayı tam bi kargaşa. O anda baban olsa yer vermezsin, çünkü ayakta gitmek ölüm. Gerçi onlar da sana yer vermez, isterse elinde kurbanlık koyun olsun yine vermezler. Bazen öyle bir kalabalık oluyor ki otobüs, etrafında bir tur dönsen, 2-3 kişiyle öpüşürsün yani. Ayaktayken telefona mı bakcan, müzik mi dinlicen, yarın ki iddianın sonucunu mu düşüncen, karışık orası biraz. O anda tutunacak bir dal ararsın otobüste. Bir dakka ya ne dalı? Tununacak bir direk, ne bilim bir koltuk ararsın. Kıçının derdindesin sadece, bir an önce durak gelsede, “durakta evimize gidek” dersin:) Bugün mizahımı düşürmüşüm gelirken heralde olsun. Yazdığım konu ciddi diye olabilir. Yoksa 3-5 laf sokuşturmadan durmazdım, neyseee…
   Hadi diyelim oturdun, o da apayrı bir dert. Çünkü müzik dinlemek için, gemici düğümüyle birbirinin içinden geçmiş kulaklığını çözmek büyük sıkıntı. Sen onu çözene kadar yolun yarısı bitiyor zaten. Bir de mesaj olayındaki korku, filmlerde yok anasını satıyım. Tam mesajı yazacaksın ayaktaki sana öyle bir bakar ki, gözleriyle “o sana bakmaz” mesajı verir. Abi işten çıkmıştın, gözlerinin altı çürümüş meyve poşeti gibi olmuş, ya nasıl baksın allasen. Ona lokantadaki garson bile bakmaz:( Sende o bakış altında, vazgeçersin mesajı atmaktan. Tabi keyifsiz konulardan biride, o telefonun tek diş şarjının kalması. İşte o anda yıkılır dünyan, halbuki dinleyeceğin şarkı bile, kafandaki playlistte sıraya konmuştur. Olsun be üzülme powerbmetrobüs-hatti-kapatilacak-mi-pazardan-itibaren...-ank çıktı senin için..
   Tamam toplu taşıma araçları herkesin hakkı, ama adı üstünde “toplu taşıma aracı”, “sabrı taşırma aracı değil”. Bazı insanlar telefonda öyle bir bağırıyor ki, sanki evde atomu parçalayacak pezevenk. Hastayım o araçta dönen muhabbetlere. Herkesin derdi başka, herkesin işi acele. Ya konuş ama yanındakinin duyacağı kadar konuş, şöförün duyacağı kadar değil! Sen konuşacaksın diye, o kadar insan seni dinlemek zorunda da değil.
Toplu taşıma araçları, İstanbul için vazgeçilmez bir unsur. Yazın hele hiç çekilmiyor, içerisi +68 derece oluyor. Ama o aracın dolduğuna inanmayan şoförden tutta, yolcusuna kadar çoğu tuhaf. İneceğin durak geldimi, hele birde yükün varsa, inmesi ölüm. Müsaade istediğin insan yanındaki sana öyle bir bakıyor ki, sanki borç para istemişsin de, o doğalgazı daha dün yatırmış. İndikten sonra rahatlıyor insan. İndiğinde değil hee, küfür ettiğinde genelde. Maalesef biz daha böyle ufak problemleri çözemedikçe, kendi içimizde ilerleyemeyiz. İstanbul zor gerçekten, çok zor…
Reklamlar